“Türkiye’nin Sarı Zarflar Tarihi”, 76. Berlin Uluslararası Film Festivali’nde Altın Ayı Ödülünü Kazandı
- admin
- 0 Comments
Yönetmenliğini İlker Çatak’ın yaptığı, başrollerinde Özgü Namal ve Tansu Biçer’in yer aldığı Türkiye-Almanya-Fransa ortak yapımı sinema filmi Sarı Zarflar, 76. Berlin Uluslararası Film Festivali’nde Altın Ayı ödülünü kazandı. Kimi izleyici için filmi önemli kılan, kuşkusuz, bu uluslararası başarıdır. Ancak bu yazının amacı, ödülün parıltısından çok filmin konusuna, fragmanda seçilen cümlelere ve elbette “sarı”nın çağrışımlarına odaklanmaktır.

Filmin özeti, kısa bir aramayla kolayca bulunabiliyor. Ankara’da yaşayan tiyatro sanatçıları Derya ve Aziz’in sahneledikleri oyunun prömiyer gecesinin ardından “bir gecede” işlerini, evlerini ve düzenli hayatlarını kaybetmeleriyle altüst olan yaşamları anlatılıyor. 13 yaşındaki kızları Ezgi ile birlikte İstanbul’da Aziz’in annesinin yanına taşınmak zorunda kalan çift, belirsizlik ve maddi sıkıntılar içinde yeni bir düzen kurmaya çalışır. Aziz geçici işlerde çalışarak ailesini ayakta tutmaya çabalarken, Derya içinde bulundukları çıkmazdan bir çıkış yolu arar. Artan baskı ve geleceğe dair kaygı, aile içi ilişkileri de dönüştürür; Derya ve Aziz, savundukları değerlerle ortak gelecekleri arasında zor bir tercihle yüzleşir.
Çok tanıdık değil mi?
Önce, 1980 askeri darbesi sonrasında “1402’likler” diye anılan; bir gecede üniversitelerden ihraç edilen akademisyenler… Ardından -zaman değişse de yöntem neredeyse hiç değişmeden- 2016’da yüz binleri bulan OHAL/KHK ihraçları… Kamu görevinden, kamu hizmeti sunan kurumlardan ve fiilen kamusal hayattan dışlanma pratiği.
1980 sonrasında 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu’na dayanılarak yapılan tasfiyeler, üniversitelerde düşünsel alanı disipline etmenin aracıydı. 2016 sonrası KHK ihraçları ise kapsamı genişleterek yalnızca üniversiteyi değil, kamunun bütün katmanlarını hedef aldı. Biçimler farklıydı: biri sıkıyönetim komutanlıklarının imzasını taşıyordu, diğeri Olağanüstü Hâl Kararnamelerinin. Ancak mantık aynıydı: İdari bir işlemle yargı sürecini devre dışı bırakarak, kişinin mesleki ve kamusal varlığını askıya almak.
1402’likler uzun hukuk mücadeleleri sonunda iadelere kavuşabildi. KHK’liler ise komisyon süreçleri, mahkeme yolları ve uluslararası başvurular arasında uzatılmış bir belirsizlik zamanında bekletildi. Süreçler değişti; bekleyiş değişmedi. Devletin tasfiye refleksi tarihsel olarak biçim değiştirirken, dışlama tekniği süreklilik gösterdi.
Zaman değişiyor. Mekân değişiyor. Aktörler değişiyor. Fakat devletin zor aygıtı aynı süreklilikle çalışıyor; tasfiye mantığı kendini yeniden üretiyor. Olan bitenin biçimi farklılaşıyor, özü ise ısrarla sabit kalıyor.
Fragmanı izlerken bu “tanıdıklık” duygusu yalnızca kişisel bir hafızayı değil, kolektif bir deneyimi de harekete geçiriyor. Bir KHK’li olarak yaşadıklarımı hatırlamakla kalmıyor; yüz binlerce insanın aynı eşiği geçtiğini bilmenin ağırlığını da hissediyorum. Tanıklık, tekil bir hikâye olmaktan çıkıyor; ezici bir sayısallığa dönüşüyor.
Üniversite kapılarında çarpı işaretleri…
“Abi, sana haber gelmedi mi daha?”
“Hepimizi açığa aldılar.”
“Etraf vatan haini, terörist kaynıyor, dediler.”
“Sarı zarflar… Hadi bakalım, ne geliyor?”
“Hakkını sonuna kadar savunacaksın, evladım.”
“Kendi başınıza gelene kadar suya sabuna pek dokunmadınız.”
“Sen de söyle, her şey yoluna girecek de…”
Fragmandan alınmış bu cümleler, aslında pek çok KHK’linin kulağında çınlayan sözlerdir. Duyulan, söylenen, içe atılan, bastırılan sözler… Ve hepsinin merkezinde o “sarı zarflar”.
Bugün sorunun yabancısı kalan var mı bilinmez. Sarı zarflarla açığa alınıp Resmî Gazete’deki ekli listelerle ihraç edilenlerden, doğrudan eline sarı zarf tutuşturularak görevine son verilenlere; tutukluyken hüküm alınca ihraç edilenlerden, hiç sarı zarf dahi verilmeyen, sarı soğuk bir bilgisayar ekranından bir gece yarısı ihraç edildiğini öğrenenlere, Resmî Gazete’de adı yayımlanmadan “kurum kanaatiyle” tasfiye edilenlere kadar sayısız yöntem denendi. Her biri başka bir prosedür izledi; fakat sonuç değişmedi. Tasfiye, farklı biçimler altında aynı dışlamayı üretti.
Zarflar farklı; mazruf hep aynıydı.
“Sarı” burada yalnızca bir renk değildir. Göstergebilim açısından renkler estetik tercihlerden ibaret değildir; kültürel kodlardır. Ferdinand de Saussure’ün işaret kuramında “gösteren ile gösterilen arasındaki” ilişki keyfîdir; fakat toplumsal uzlaşıyla kurulduğunda sabitlenir. Sarı zarf da böyle bir sabitleme üretir: Renk, nötr bir yüzey olmaktan çıkar; tehdidin, tasfiyenin ve resmî kader bildiriminin göstergesine dönüşür.
Roland Barthes’ın belirttiği gibi, mitler gündelik nesneleri ideolojik taşıyıcılara dönüştürür. Sarı zarf, sıradan bir kırtasiye nesnesiyken, tekrar eden ihraç pratikleriyle birlikte bir “devlet mitolojisinin” parçası hâline gelir. Artık sarı, yalnızca tebligatın rengi değildir; belirsizliğin, damgalanmanın ve kamusal ölümün rengidir. Böylece renk, fiziksel bir özellik olmaktan çıkar; toplumsal hafızada dolaşan bir işarete dönüşür.
Bu nedenle “sarı zarf” açılmadan önce de konuşur. Rengiyle konuşur. Kişi daha mazrufu görmeden, “gösteren” çoktan anlamı dayatmıştır. Travmatik olan tam da budur: İçerik okunmadan hüküm hissedilir.
Belki de mesele yalnızca bir ailenin hikâyesi değildir. Belki mesele, sarı bir zarfın açıldığı anda başlayan ve yıllara yayılan görünmez bir sürgünün hikâyesidir. Aynı zarflar farklı dönemlerde yeniden gönderiliyorsa, asıl değişmeyen şey yalnızca yöntem değildir; hafızanın kendisidir.
Sarı, bu ülkede artık bir renkten ibaret değildir. Sarı, açılmadan bile hüküm veren bir tarihin rengidir.

