🤝 Birlikte daha güçlüyüz. ⚖️ Adalet, uygulanırsa adalettir. 🚨 İhlaller bireysel değil, sistemseldir.

Derya Fidan Keyvan Yazdı: “KHK’ların Kadın Yüzü

X
WhatsApp
Email
Threads
Facebook
LinkedIn

“162.239 kişi kamu görevinden ihraç edildi. Bunların yaklaşık 40.500’ü kadındı. 15 kadın, yaşananlara dayanamayarak yaşamına son verdi.”

KHK’LARIN KADIN YÜZÜ

2016 Sonrası Olağanüstü Hal İhraçlarının Kadınlar Üzerindeki Etkisi


Bir öğretmen, yıllar boyunca emek verdiği sınıfından koparılır.
Bir hemşire, hayatlarını kurtardığı hastaların yanında artık yer alamaz.
Bir anne, “ya bir daha fırsatım olmazsa” korkusuyla çocuklarına erken yaşta, telaşla hayatı öğretmeye çalışır.
Bunlar sıradan kayıplar değildir. Bunlar, 2016 sonrasında Türkiye’de ilan edilen olağanüstü hal döneminde çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnamelerin (KHK) kadınlar üzerindeki, görünmeyen yüzüdür.
8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde sayıların ardına gizlenen bu hikayeleri görünür kılmak bir sorumluluktur. Çünkü rakamlar acıyı tam olarak anlatamaz.

Rakamlarla KHK’nın Kadın Yüzü

Kaynak: Türkiye Adalet Bakanlığı Adli İstatistikleri, 2016–2025
633.154 kadın, hayatlarında belki de hiç silah görmemiş kadınlar, “silahlı terör örgütüne üyelik” suçlamasıyla soruşturma geçirdi.
149.711 kadın, bu topraklarda görülen en büyük kadın tutuklanma oranıyla cezaevine girdi.
162.239 kişi ihraç edildi. Bunların yaklaşık 40.500’i kadındı. Büyük çoğunluğu, muhafazakar bir ortamdan çıkıp üniversite okuyarak devlette iş sahibi olmayı başarmış kadınlardı. Yıllarca süren emek ve mücadele bir gecede yok sayıldı.
15 kadın, bu hukuksuzluklara dayanamayıp intihar etti. Toplam hayatını kaybeden KHK’lı kadın sayısı 202’dir.
891 bebek, şu an annesiyle birlikte cezaevinde yaşamaktadır.
498 kadın, eşiyle birlikte tutuklu durumdadır.
1.307 kişi, 2016 sonrasında hayatını kaybetmiştir.
Bu rakamlar yalnızca istatistik değildir. Her biri bir insanı, bir aileyi ve yüz binlerce çocuğun değişen, travmatize olan hayatlarını temsil etmektedir.


“Elveda” Diyen Kadınlar


Adıyaman’da Din Kültürü öğretmeni olarak görev yapan Fadime öğretmen, adil yargılanma imkanı tanınmadan görevinden ihraç edildi. Yaşadığı derin üzüntü ve stresin etkisiyle tedavi gördüğü kanser hastalığı yeniden nüksetmişti.
Hayatını kaybetmeden önce kaleme aldığı veda mektubunda öğrencilerine, çocuklarına, eşine ve hayatına şu sözlerle veda etti:
ELVEDA hayaller, yaşananlar, yaşanılamayanlar, yaşanılmasına fırsat verilemeyenler, yaşatılmayanlar.
ELVEDA zalimler!
ELVEDA dilsiz şeytanlar!
ELVEDA emek hırsızları!”

Fadime öğretmenin vedası, yalnızca bir bireyin son sözleri değildir. O sözler, binlerce KHK’lı kadının sessiz çığlığını ve dönemin ağır trajedisini özetlemektedir.

Sağlık Memurundan Temizlik İşçiliğine: Sevgi Balcı’nın Hikayesi


Sevgi Balcı, 2016 yılına kadar Burdur’da hemşire olarak görev yapıyordu. 4 Ağustos 2016’da açığa alındı; ardından 29 Ekim 2016’da sekiz aylık hamileyken, herhangi bir gerekçe gösterilmeksizin ihraç edildi. Savunma alınmadı, açıklama yapılmadı. Sadece bir KHK yeterliydi.
Eşi Halil İbrahim Balcı’nın aktardığına göre Sevgi’yi en çok yıkan şey, mesleğini kaybetmenin ötesinde yaşadığı sosyal dışlanmaydı. Arkadaşları artık onu aramıyordu. Yolda karşılaştıklarında yönlerini değiştiriyorlardı. Sevgi sık sık şunu soruyordu:
“Niye bizi aramıyorlar? Biz suç mu işledik?”
Aile daha sonra Isparta’ya taşındı. Ancak özel hastaneler Sevgi’yi işe almak istemedi. Verilen yanıt çoğu zaman aynıydı: “Hükümetle karşı karşıya gelemeyiz.” Hemşire olan eşi, ailesini geçindirmek için temizlik şirketinde işçi olarak çalışmaya başladı.
Sevgi Balcı ağır depresyona girdi. Uyku bozuklukları başladı; kullandığı ilaçların dozu giderek arttırıldı. 25 Ağustos 2017’de evinde intihar etti. Geride üç çocuk bıraktı. En küçük bebeği 8 aylıktı.
Eşinin son sözleri bu trajedinin ağırlığını özetliyordu:

“Benden değil, mezardaki eşimden helallik alın. Bu zulüm yerde kalmaz.”



Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, Sevgi hemşirenin vefatından beş yıl sonra beraat aldığını ve OHAL Komisyonu tarafından görevine iade edildiğini açıkladı. Sevgi hemşire dahil, hayatlarını kaybettikten sonra işlerine iade edilen binlerce KHK’lı bulunmaktadır.

“Ya Bir Daha Fırsatım Olmazsa”: Bir Annenin Mektubu


2017 yılında, işlendiği tarihte suç sayılmayan fiiller nedeniyle ağır ceza mahkemesinde yargılanmaya başladım. Çok duygulandığım bir gece çocuklarıma mektup yazdım. Mektup şu sözlerle başlıyordu:
“Canım oğlum, canım kızım, bu mektubu şimdi size vermeye cesaretim yok.”
Eşim tutuklu, ben ise mahkeme kapılarındaydım. Çocuklarım iki buçuk yıl boyunca kapı çalındığında irkildi; polis korkusuyla büyüdü. İçimde sürekli aynı sorular döndü durdu: Ya tutuklanırsam? Ya çocuklarımın yanında olamazsam? Oğlumun ilk tıraş olduğu günü, kızımın 23 Nisan’da okuyacağı şiiri kaçırırsam?
Bu yüzden 15 yaşındaki oğluma erken yaşta araba kullanmayı öğrettim. Küçük kızıma ise telaşla hayatın en küçük ama en önemli becerilerini öğretmeye çalıştım: yumurta kırmayı, banyo yapmayı, çantasını hazırlamayı. Bir annenin normalde yıllara yayarak aktardığı şeyleri kısa bir zamana sığdırmaya çalışıyordum.
Çünkü içimde hep aynı endişe vardı: Belki de bunları öğretmek için fazla zamanım kalmamış. Çocuklarım başkalarına yük olmadan hayatlarına devam edebilsinler.

Çocuklar: Görünmeyen Mağdurlar


Bu sürecin en ağır izlerini taşıyanlar arasında çocuklar gelmektedir. Bugün cezaevlerinde anneleriyle birlikte kalan 891 bebek bulunmaktadır. Anneleri tutuklu olan ya da ihraç sonrası ağır ekonomik ve sosyal koşullarla büyümek zorunda kalan çocukların yaşadığı travma, hiçbir istatistiğe sığmamaktadır.
Sivil Ölümden Gerçek Ölüme
KHK süreçleri yalnızca bir iş kaybını temsil etmemektedir. İhraç edilen kişiler için bu süreç; mesleki kimliğin yitirilmesi, sosyal dışlanma, ekonomik çöküş ve psikolojik yıkım anlamına gelmiştir. Pasaportları iptal edilen, banka hesapları dondurulan, arkadaşları tarafından terk edilen insanlar bu durumu çoğu zaman “sivil ölüm” olarak tanımlamaktadır.
Bu süreç kadınları çok daha ağır biçimde etkilemiştir. Kadının kariyeri zaten kırılgan bir konumda yer alırken ihraç, yalnızca işin değil aile içindeki ekonomik ve sosyal rolün de yitirilmesi anlamına gelmiştir. Eşi de tutuklu olan kadınlar aynı anda hem anne hem aile geçimini sağlayan kişi hem de hukuki mücadeleyi yürüten birey olmak zorunda kalmıştır.
KHK’lı kadınlar, Türkiye’de kadın olmanın tüm ağırlığını taşırken bir de “KHK’lı” damgasıyla çifte ötekileştirmeyle yüzleşmek zorunda kalmıştır. Bu ötekileştirme toplumsal bir yara olarak hâlâ kapanmamıştır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin son yıllarda verdiği kararlar, bu süreçte yargılanan pek çok kişinin suç sayılmayan fiiller nedeniyle cezalandırıldığını açıkça ortaya koymaktadır. Bu kararların eksiksiz uygulanması, yalnızca bireysel davaları değil binlerce kadının ve ailenin hayatını yeniden kurabilmesinin önünü açacaktır.
8 Mart’ta Sorulması Gereken Soru
8 Mart’ta kadınlara çiçek vermek yeterli değildir.
Bu ülkede haklarını, mesleklerini, sağlıklarını ve kimi zaman hayatlarını kaybeden kadınların hikayelerini hatırlamak; yaşananları belgelemek ve adalet talep etmek gerekmektedir. Aksi halde bu sessiz çığlık duyulmaya devam edecek, toplumun bir kısmı ise onu duymamayı tercih edecektir.

Yüz Binlerin Adalet Talebi



Bugün anlatılan hikayeler yalnızca geçmişte yaşanmış bireysel trajediler değildir. Bunlar, hukuki güvencelerin askıya alındığı bir dönemde binlerce kadının hayatında açılan derin yaraların tanıklığıdır. Öğretmenler, hemşireler, anneler ve emekçi kadınlar yalnızca mesleklerini değil; toplumsal itibarlarını, sağlıklarını ve kimi zaman hayatlarını kaybetmiştir.
Ancak bu hikayelerin ortak noktası yalnızca acı değildir. Aynı zamanda beklenen bir adalet vardır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının eksiksiz uygulanması, yalnızca bireysel davaların sonucunu değiştirmeyecek; aynı zamanda binlerce kadının ve ailenin hayatını yeniden kurabilmesinin önünü açacaktır. Bu nedenle mesele yalnızca geçmişi hatırlamak değildir. Mesele, adaletin gecikmiş de olsa tecelli etmesini sağlamak ve benzer acıların bir daha yaşanmaması için toplumsal hafızayı diri tutmaktır.
8 Mart yalnızca kutlama günü değildir; aynı zamanda sessiz bırakılan kadınların sesini duyurma günüdür. Ve bu ses bugün tek bir şeyi söylemektedir:


Geç gelen adalet, adalet değildir.
Derya Fidan Keyvan